3 Şub 2025
Halil Nalçaoğlu
Tarihin sonu tezi ortaya atılalı 36 yıl olmuş (Francis Fukuyama, “The End of History?”, The National Interest 1989). Fukuyama’dan dört yıl sonra, 1992 yılında, Samuel Huntington “The Clash of Civilizations?” yazısını yayınlamış (Foreign Affairs). İki makalenin belki de tek ortak noktası makale başlıklarının soru işareti ile bitmesi.
Kendi başına sesi olmayan soru işareti ancak cümleyi okuduğunuzda soru hissi uyandırır. Başlıklara yazı olarak baktığımızda, soru işareti cümlenin bir düz önerme olarak okunmasına engel olamıyor. Arada kalıyoruz yani. Tarihin sonu geldi mi, medeniyetler çatışıyor mu, ıssız acun kaldı mı, bilemiyoruz. Hiç tavsiye etmem ama, makaleleri okuduğunuzda yazarların özgüven sorunu yaşamadıklarını net görürsünüz. Tarihin sonu geldi, medeniyetler çatışıyor, Alp Er Tunga öldü. Nokta.
Benim başlığımda da bir soru işareti var. Baştan belirteyim: Ben bu imi yazdıklarımdan emin olmadığımı belirtmek için oraya koydum. Emin olsam nokta, yüzde doksan güven aralığında emin olsam ünlem koyardım!
Fukuyama, orijinal makaleyi izleyen The End of History and the Last Man (1992) adlı eserinde, komünizmin çöküşü ve liberal demokrasinin küresel ölçekte yaygınlaşmasını, insanlık tarihindeki büyük ideolojik çatışmaların son bulduğu bir dönüm noktası olarak değerlendirir. Liberal demokrasi, insan yönetiminin nihai ve en tatmin edici formunu temsil ettiğinden tarihin sonu gelmiştir. Georg Wilhelm Friedrich? Oradaysan ses ver!
Haben Sie mich gerufen?
Ja, Herr Hegel, ich habe Sie gerufen.
Neyse, Samuel Huntington ise The Clash of Civilizations and the Remaking of World Order (1996) başlıklı kitabında, gelecekteki çatışmaların ideolojik ya da ekonomik temelli değil, kültürel dinamikler üzerinden şekilleneceğini ileri sürer. Batı, İslam ve Konfüçyüs gibi büyük medeniyetler arasındaki kültürel ve dini farklılıklar, uluslararası ilişkilerin ana eksenini oluşturacaktır. Huntington’a göre Batı'nın egemenliği ve değerlerini empoze etme çabaları diğer medeniyetlerin direnişine neden olmaktadır. Carl? Oradaysan ses ver!
Haben Sie mich gerufen?
Ja, Herr Schmitt, ich habe Sie gerufen.
Hegel, tarihin özgürlüğün zafer kazandığı rasyonel bir süreç olduğunu söylerken, Schmitt tarihin dost-düşman ayrımıyla şekillendiğini iddia eder. Yani, Hegel'in özgürlük peşinde koşan ideal dünyası ile Schmitt'in savaş alanı, aynı felsefi madalyonun iki yüzü gibi; biri özgürlüğe yelken açarken, diğeri savaş kalkanını kuşanıyor! Peki biz ne yapıyoruz?
İçinde yaşadığımız gerçek dünyada tarihin nihayetlendiği bir kültürel havayı solumadığımız ileri sürülebilir. Liberal demokrasi zaferini ilan etti diyenler bir zahmet son Amerikan başkanlık seçimleri kampanya mesajlarına göz atsın. Trump’ın zaferi Huntington’ı haklı çıkartmıyor mu? Çıkartıyor, net.
Ama bir nüans var. Ayrıntılara gizlenmiş şeytan haykırıyor: Karmaşık küresel dinamikleri bu kadar basite indirgeme Samuel. Evet, sonu gelmeyecekmiş gibi duran bir çatışma var. Üstelik çatışma gerçekten de kültürel fay hatları üzerinde işliyor gibi görünüyor. Ancak “Batı” sopasını salladıkça batı-olmayan bileniyor, radikalleşiyor, diş gösteriyor. Belli coğrafyalar uzun süreli çatışmaların ardından sinir bozucu bir inatla direnerek kendisine dayatılan değerlerden asla feragat etmeyeceğini açık seçik gösteriyor. Mesela Etiyopya, Vietnam, Küba, Kuzey Kore, İran, Zimbabve, Nikaragua, Sri Lanka, Afganistan… Daha sayayım mı?
Öte yandan jeo-politik, askerî, ekonomik, kolonyal gerçekler, ulusların çatışmalarını “kültürel” gibi görünmesine yol açıyor olamaz mı? Bu toplumların bazılarının (Vietnam, Kore), karpuz gibi ikiye bölünmeleri kültürel çatışmanın biteviye devam etmediğini göstermez mi? Bugün Kore Cumhuriyeti’ne (Güney Kore) baktığımızda Batı medeniyeti ile nasıl bir kültürel çatışmadan söz edebiliriz ki? Ya da Tayvan’a veyahut Hong Kong’a? Kültürel çatışmanın küresel politik ve askerî çatışmalarda önemli rol oynadığı elbette reddedilemez. Ama bunu aslî faktör olarak görmek büyük yanılgı. Sonuç olarak kültür dediğimiz şey taşa yazılmamıştır ve sürekli değişir. Kore Cumhuriyeti Batılı bir yaşam tarzı sürüyor olabilir, evet. Ama bu Korece bir Batılılıktır, yeni bir şeydir. İşi bir adım ileri götürelim, bu değişimin arka planında ne var diye soralım isterseniz.
Bence bugün yeni bir “ıssızlaşma” deneyimliyoruz. Dünyanın sahipsiz, kimsesiz, dostsuz, koruyucusuz kaldığı bir zaman. Kültürel bilgeliğin ve genel olarak aidiyet duygusunun yapay kültür üretimi ile gölgelenmesinden bahsediyorum. Aynı durumu başka bir bağlamda enformasyon-egemen dünya olarak da tarif edebilirdim. Ya da kültürel bilgiyi yerinden eden enformasyon...
Önce bildiğimiz her şeyi dijital ortamlara taşıdık. Sonra bunlara erişimi kolaylaştırdık. Daha sonra bu kültürel corpus’u “akıllı” teknolojiler yardımı ile kendi kendine türemeye bıraktık. Bugün sahipsiz, kimsesiz, dostsuz ve koruyucusuz enformasyon genişleyip duruyor. Son “müjde” Elon Musk’tan geldi: “Yapay zeka şirketleri, modellerini eğitmek için gerekli verileri tüketti ve insan bilgisinin toplamını ‘harcadı’” (The Guardian, 9 Ocak 2025). Sonuçta bu muazzam köpüğü tüketecek olanlar, yani bizler, 300 bin yıldır evrimleşmeyen bilişsel kapasitemizle puslu bir enformasyon esrikliğine mahkûm olduk.
Enformasyonun “bit” olarak hesaplanabilir bir nesne, bir meta olarak ortaya çıkması 70-80 yıllık bir hikâye. Bit’in mucidi Claude Shannon şu efsane cümleyi A Mathematical Theory of Communication kitabının hemen başına yerleştirmişti, belki bir tür disclaimer olarak:
İletişimin temel problemi, bir noktada seçilen bir mesajı başka bir noktada tam olarak veya yaklaşık olarak yeniden üretmektir.
İletişimin temel problemi bana göre bu değil diyebilirsiniz. Haklısınız. Biz faniler derdimizi anlatmak, anlatırken rahatlamak, birilerini ikna etmek, başkalarına öğretmek, onlardan öğrenmek, örgütlenmek, ağ kurmak, direnmek, yeni fikirleri paylaşmak, sevdiğimizi göstermek, sevildiğimizi anlamak için kullanıyoruz iletişimi. Bu anlam evreni iletişimle ilgilenen mühendislerin gözünde pek bir şey ifade etmiyor ki şöyle devam ediyor Shannon:
Sıklıkla mesajların bir anlamı vardır; yani, bunlar belirli fiziksel ya da kavramsal varlıklarla bir sisteme göre referans verir veya ilişkilendirilir. Ancak iletişimin bu anlam boyutu, mühendislik problemini ilgilendirmez. Önemli olan, gerçek mesajın mümkün olan mesajlar kümesinden seçilmiş bir mesaj olmasıdır. Sistem, tasarım anında hangisinin seçileceği bilinmediği için yalnızca seçilecek belirli bir mesaj değil, mümkün olan her seçim için çalışacak şekilde tasarlanmalıdır. (vurgu benim)
Mümkün olan her seçim için çalışacak bir sistem tasarımı bu satırların yazıldığı 1948 yılında belki bir hayaldi. Bu hayalin gerçek olmasına giden yolda modemi ve iletişim protokolleri ile birbirleri ile “konuşan” bilgisayarları gördük. Dünyanın bir enformasyon ağı (www) olması uzun sürmedi. Yapay zeka teknolojisi ile bu ağdan akan ve depolanan enformasyon “fiziksel ya da kavramsal varlıklara” referans vermek yerine kendi kendine referans veren yeni bir yapı koydu ortaya.
Şimdi soralım: Mevcut ekonomik-politik sistem içinde yeşeren bu ağsallık, bu kendine referans veren enformasyon heyulası kültürel fark sorusunu büsbütün ortadan kaldırmıyor mu? Kim olduğunuzun, nerede yaşadığınızın, kendinizi hangi değerlere ait hissettiğinizin bir önemi var gibi geliyor mu hâlâ size?
Bu soruyu aşırı bulanlar mutlaka olacaktır. Ben sadece “bunu söylemek için henüz erken” eleştirisine katlanabilirim.