Ekran Karşısındaki Mutsuz Vatandaşlar

Ekran Karşısındaki Mutsuz Vatandaşlar

1 Şub 2025

Aylin Dağsalgüler

Televizyon ekranı karşısında olmak demek kapitalist toplumun uydurduğu boş zaman kavramının içini doldurmak anlamına geliyor. Çalışma zamanı sonrası hak edilmiş dinlenmenin, tembelliğin yanında karşımızda hep eğlence (entertainment) dolu televizyon ekranı oldu. Sonuçta bizler kültür sanat harcamaları düşük olan, sosyalleşme ihtiyacını büyük şehirlerde artık dijital ekranlar üzerinden sağlayan bir toplumun vatandaşlarıyız. Bu ekonomik krizin ortasında bütçemizden kitap almak için harcama yapmamız, sinemaya gitmemiz, konser veya tiyatro bileti alabilmemiz imkansız hale geliyor. O zaman tek eğlence kaynağımız ekrana bakmaktan başka şansımız kalmıyor. Ve o ekranda ‘olumlu olaylar’ ülkemizde olmuyormuş gibi sürekli kötü haberler verdiği iddia edilen haber bültenleri ve haber kanalları RTÜK tarafından uyarılıyor. 

Geçtiğimiz ay yılın ekran muhasebesini yaparken ‘dünya yanarken izlediğim diziler’ başlığıyla Gazete Duvar’a yazmıştım. Amacım dünyanın dört bir yanında acı, felaket, açlık, eşitsizlik var ama gündelik hayatta bir kaçış için ekrana sığındığımda ne izlediğimi anlatmaktı. Sonra dünya yandı, dünyamız yandı. Ocak ayı yıllar içinde yeterince acı toplamamış gibi bir de onlarca çocuğun, ailenin sömestr tatillerinde ölmesini hafızamıza kazıdı. Ama hafıza dediğimiz şey çok göreceli, insan unuttukça da yaşayabilir, hatırladıkça da hayatta kalabilir. İşte burada bu iki durumdan birine yardımcı olan araç ekranlar. İster sosyal medya olsun, ister televizyon olsun, okudukça, izledikçe, dinledikçe hatırlıyoruz. Ama bu hatırla(t)mada bir sorun var: ya gerçeği ya eksiğiyle fazlasıyla kurgulanmış bir gerçeği hatırlıyoruz. 

Gerçek olan mı inandırıcı olan mı daha ikna edici bilmiyorum. Ama dünyaya bakarken gözümüzdeki lensler sosyo-ekonomik bir çerçeveden gördüklerimizi tanımlamamızı sağlıyor. Mesela TRT’de yeni başlayan bir dizi var: Bir Zamanlar İstanbul. 1970’lerin sonunda başlayan hikaye 1990’lı yıllara atlıyor ve kahramanımız üniversitede öğrenci oluyor. 90’lar Türkiye’sini anlatırken sanat ekibi çok başarılı bir iş çıkarmış. Dönemin gerçekliğine inanıyoruz. Ancak bu yeterli olmuyor senaryonun ikna gücü için. Dönemin gerçekliğine inanmamız için başka ‘gerçekler’ inşa ediliyor. Bir anda öğrenci evinde İstanbul’daki su problemi konuşuluyor (sene 1993) ve ‘bitmedi bu şehrin su sorunu’ deniyor. Bu cümleyi yakalayan ve muhalefet partilerine oy veren seçmen bilir ki bu cümle iktidar partisinin İstanbul’a suyu biz getirdik’ söyleminin bir parçası. Ama hafızası yaş itibariyle o dönemi hatırlamayanlar bu cümleyi senaryonun içinde sıradan bir cümle olarak duyuyorlar. Kendini iktidar partisine yakın hisseden izleyicinin kulağında nasıl duyuluyor acaba bu cümle? 

Kutuplaşmış siyasetin ortasında bir kaçış zamanı olacaktı diziler. Belki gerçeği hatırlamamız için bir ipucu verirlerdi. Belki de gerçekle hiç ilgilenmeden bir hayal ürünü olarak izlerdik. Ama gerçeği eğip bükerek anlatmak, ne gerçek ne hikaye kısmında bizi arafa alıyor. Arafta kalmak yorucu gelirse de bir uca savrulmamız kaçınılmaz oluyor. Sonra da siyasetin, iş dünyasının kutuplaştırıcı dili vatandaşa sirayet ediyor. 

Ekonomik krizin içinde, liyakatsizliğin, ihmaller denizinin ortasında olan biteni takip etmek için çaba göstermemiz, doğruyu bulmamız gerekiyor. Anlaşılan artık biraz kafamız dağılsın diye dizi izlerken de yapımcısı kim, senaristi kim diye kontrol etmemiz gerekecek. Yoksa ne gerçek, ne inandırıcı anlamadan bir söylem dehlizinin ortasında hafızamıza yüklenen yüzeysel verilerle dünyaya bakmaya ve gerçeği görememeye başlayacağız.